Size Nasıl Yardımcı Olabiliriz?

Beste Önal: ‘Spor sadece rekabet, kan, ter, gözyaşı değil. Hareket etmek sahip olduğumuz en büyük değer. ’

01.09.2021

Kurumsal hayattan ve kişisel buhranından spora dönerek kaçan Beste Önal hem fitness eğitmeni hem koşu koçu hem aktif yaşam elçisi hem de bir anne. Tüm bunları hayatına nasıl sığdırdığını, kızına ve etrafındaki kişilere nasıl rol model ve ilham olduğunu kendisinden dinledik ve okurken bile enerji dolacağınız bir röportaj gerçekleştirdik. 

Beste Önal kimdir, kısaca tanıyabilir miyiz?

6 yaşımdan üniversite hayatı başlayana kadar profesyonel olarak yüzdüm. Gençliğim spor ile iç içe geçti. Üniversitede işletme okudum. Pazarlama Yönetimi üzerine yüksek lisans yaptım. Üniversite, yüksek öğrenim, iş hayatı derken bir o kadar da spordan ve sporcu kimliğimden uzak bir hayat yaşadım.

34 yaşıma bastığımda ise, yeni bir başlangıç yaptım. 8 yıllık pazarlama kariyerimi sonlandırarak tamamen spor sektörüne geçtim.

Fitness eğitmenliği ile başlayan yeni kariyerime Nike Run Club Koşu Coach'u ve Nike Trainer’ı olarak devam ettim. Şu anda fitness ve koşu eğitmenliğine devam ediyor, marka işbirlikli üzerine projeler yazıyor, spor içerikli etkinliklere danışmanlık yapıyorum. Kızım Sim doğduktan sonra özellikle okul öncesi çocukların kaba motor becerilerini geliştirmeye yönelik çalışmalar da yapmaya başladım.

Pandemi ile birlikte online programların hayatımıza girmesiyle egzersiz ve beslenme üzerine kurulu ‘21’ ve koşmaya yeni başlamak isteyenlere yönelik oluşturduğum online ‘#koşu101’ şu an aktif olan online programlarım. Kamplar yapıyor, online grup derslerine devam ediyorum.

Uzun yıllar beyaz yaka çalışandınız, fakat sonra bir şey oldu ve kurumsal hayatı bırakıp tamamen spora odaklandınız? Bu kararı nasıl verdiniz? Sizi ne motive etti?

Sporcu kimliğimi üniversiteye girer girmez bıraktım. Bundan sonraki dönemde hayatımın merkezi aslında hep birine ya da bir şeylere bağımlı olduğum - iş, para, sosyal hayat vb.  – bir hal aldı. 

Hayatımın merkezine koyduğum bu şeyler de doğal olarak benim kişisel mutluluğumu, başarımı dış etkenlere bağımlı hale getirdi. Sanırım bu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. 

Anlayacağınız, tekrar spora dönüşüm, yoğun iş temposunun devam ettiği, biraz da kişisel buhrana girdiğim dönemde bir kaçış olarak başladı. Koşmaya ve fitness yapmaya başladım. Klasik gelecek belki ama ne kadar iyi geldi size anlatamam. Kurumsal iş ve sosyal hayatım devam ederken antrenman yapma sevdası ile çocukluğum ve gençliğimde kazandığım ama sonradan kaybettiğim disiplin, düzen ve planlamayı tekrar hayatıma kazandırmış oldum.

2009 yılında girdiğim bir 10K’lık koşu yarışı ile finiş çizgisini geçtikten sonraki yaşadığım tatmin ve mutluluk da koşu sporuna düzenli olarak başlamamı sağladı.

Yani bu karar aşama aşama gerçekleşti. Önce beni ben yapan benle alakalı olan şeyleri merkeze aldım. Spor yapmak mesela, sadece bana ait olan bir zaman dilimini yaratabilmek gibi :) Sonrasında da spor yapmak beni ben yapan özellikleri pozitif yönde besler hale gelince de hayatımı ve bakış açımı değiştirdim. 

Şu an iyi olduğuma inandığım, kendime, çevreme ve topluma da katkı sağlayabildiğim bir alanda çalışıyorum. Bu alanda sürekli yeni şeyler öğrenmekten ve saatlerimi harcamaktan asla kaçınmıyorum. Hobim olarak tekrar başladığım sporu şu an geçimimi de sağlayabildiğim kariyerim haline dönüştürebildim. Çok net söyleyebilirim ki; Hayatımda sahip olduğum en büyük lükslerden biri bu durum benim için.

“Bize iyi gelen, çevremizdeki kadınlara neden iyi gelmesin?”

2010 yılında "Bu Kızlar Nereye Koşuyor" projesini hayata geçirdiniz? Bu proje nasıl ortaya çıktı, amacı neydi?

Koşmak hem fiziksel hem mental olarak o kadar iyi geliyordu ki, yakın arkadaşlarımla beraber sadece kadınlardan oluşan ve üzerine bir de sosyalliği eklediğimiz ‘Bu Kızlar Nereye Koşuyor‘ koşu grubunu 2010 yılında kurduk. Böylece birlikte hem spor yapıyor hem de sosyalleşiyorduk. Zaman içinde bu toplumsal bir oluşuma dönüştü. Bize iyi gelen, çevremizdeki kadınlara niye iyi gelmesindi ki? Bunu anlatmalı, çevremizdekilere aktarmalıydık. Yoğun iş temposu içerisinde olup her gün işe, eve, sevgilisine, ailesine koşan kadınların kendileri için de koşmaları gerektiğini ve sosyal spor içerikli oluşumlara katılımlarının hayatlarındaki olumlu etkisinin farkındalığını yaratmaya çalıştık.

Neredeyse 12 sene önce kurduğumuz ve 5 sene boyunca aktif olarak devam ettiğimiz BuKızlar ile başlangıç yapmış, koşu başta olmak üzere sporun birçok dalını devam ettiren, hayat biçimi haline getiren birçok kadın var artık çevremizde. Bu kültürün büyümesinde birçok ilke imza attık diyebilirim. Bizim için gerçekten gurur verici.

Spor hayatınızda birçok branşı denediniz ve hepsinde başarılı oldunuz. Aralarından size en uygun olan branş hangisi oldu? Ve branşın hangi özellikleri size "bu tam bana uygun" dedirtti? Bir branşta aradığınız başlıca özellikler nedir?

Ben spor ile küçük yaşta tanıştım. Benim küçükken kazanmış olduğum beceri ve sporcu disiplini aslında bu dönemde hem kariyerimde hem de performans gösterdiğim branşlardaki başarımın temeli. Spor yapmayı seviyorum ben, hareket etmeyi, ortak duygular ile kolektif bir ruh ile spor yapmayı… Hepsinin bana kazandırdıkları farklı. Tek bir branş ile anlatmam zor.

2009’dan beri aktif olarak koşuyorum. Koşmayı çok seviyorum. Koşmak benim yaşam biçimim, bitmeyen enerji ve mutluluk kaynağım diyebilirim. İdealist, disiplinli, rekabetçi ve dedike tarafım.  Sosyalliğim, topluma fayda sağlayabildiğime inandığım alanım. Gelir kaynağım bir yandan. Hayata bakış açım… O yüzden koşmayı sağlığım el verdikçe bırakmayı düşünmüyorum. Başta da söyledim ya, koşmak beni ben yapan özelliklerimi pozitif yönde etkiliyor.

Açık denizde yüzmek ise kontrolün tamamıyla bende olmadığı garip bir özgürlük hissi veriyor. Tasvir etmek hakikaten zor. Yüzme sporunun yarattığı tatlı bir sosyal ortam var. Farklı yaş gruplarından insanlarla tanışarak üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde yüzmek epik deneyimler katıyor hayatıma, sosyal yönümü güçlendiriyor.

Sim doğmadan önce triatlon sporunu da yapıyordum. Fakat triatlon hem zaman hem de maddi açıdan biraz daha özveri gerektiren bir spor. Üç branşı da bir arada yapabildiğin için çok daha keyifli bir spor aslında triatlon. Tek bir branşa değil üç farklı disiplinde kendini geliştiriyorsun. Bu da sanırım bu spora olan heyecanımı arttırıyor. Sıkılmana fırsat kalmıyor :)

Öngöremediğin birçok şey ile mücadele veriyorsun, sadece performans göstermek ile bitmiyor. Sanırım bu sürekli çözüm odaklı olma ve kendine meydan okuma hali de ayrı hoşuma gidiyor.

“Geçmişe değil geleceğe odaklanmam gerektiğini anladığım gün değişimim başladı.”

Sporcu kimliğiniz yanında aynı zamanda annesiniz. Kızınız doğduktan çok kısa bir süre sonra maraton koşucusu oldunuz? Üstelik Ironman yarışına katıldınız ve "IronMoms" takımı olarak yarıştınız. Bu süreç nasıl gelişti? Sporun gerektirdiği disiplini ve yeni doğmuş kızınızın bakımı arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

2000’lerin Amerikan komedi dizisi ‘Friends’i izleyenler bilir bir sezonda sıkça bahsi geçtiği ‘we were on aaaaa break’ söylemi gibi, ben de her röportajımda bahsetmekten kendimi alamadığım ‘hamileliğimde 30 kiloooo aldım ben’ konusu var. Evet 30 kilo :) Hamilelik döneminde yoğun ve uzun süren antrenmanları kesince fazla kilo alımına engel olamadım maalesef. Son güne kadar yürüyüş, yüzme gibi egzersizlere devam etsem de…

Özgürce yiyebilmenin keyfini çıkardım işte ne yalan söyleyeyim :) Hamilelik sonrası tabii işim de gereği hızlı ama bir yandan da sağlıklı bir geri dönüş yapmam gerekiyordu.

Kişisel performansa önem veren tatlı, rekabetçi birini düşünün. Sıfır değil eksiden başlaması gerekiyor. Geçmişe değil, geleceğe odaklanması gerektiğini anlaması tabii zaman aldı. Ama anladığı gün değişim başladı.

Kendime minik hedefler koydum, sonra büyüdü hedefler, eskisinden daha iyisini yapabildiğimi gördükçe. 42 km maraton koşabilmek gibi, ya da bir diğer yeni anne arkadaşım ile takım kurarak Ironman yarışlarına ‘Ironmoms’ olarak dönmek gibi.

Bu dengeyi aslında sahip olduğumuz bakış açısı ile sağladık. Sim doğduktan sonra ailecek bakış açımız; ‘Bebeğimizin hayatına adapte olmaktan çok onu kendi hayatımıza adapte edebilmekti.’ Keyif aldığımız şeyleri elden bırakmamaya çalıştık. Eşimin desteği ve iyi bir planlama da gerekti tabi. Uyku ve emzirme saatlerime göre antrenmanlarımı ayarladım.

Koşmak özellikle hamileliğim sonrası bambaşka farkındalıklar yaşattı bana. Koşmak sadece başlangıç ve sonu olan ve en hızlı şekilde sona varılması gereken bir spor değildi artık benim için. Yavaş koşmayı öğrenmiştim bir kere. Andan keyif almayı... Hamilelik sonrası ‘sadece bana ait olan bir zaman dilimi’ ne demekmiş onu daha iyi anladım.

Yeni hayatım ve bedenim ile geri dönmek tabii heyecanlı oldu. Bu heyecana bir süre sonra Sim’i de dahil ettim. Birlikte koşmaya başladık. 21 kilometrelik iki yarı maraton, sayısız koşu yarışı tamamladık. Bu sefer sadece bana ait değil, ben ve Sim’e ait, ben ve aileme ait, hiç unutmak istemeyeceğimiz deneyimler de kattık hayatımıza.

Spora olan bağlılığınız ve alışkanlıklarınız gündelik hayatınızda neleri değiştirdi?

Spora olan bağlılığım bağımlılık olarak da görülebilir. Ama hayatımda çok şey değişti. Formül aslında çok basit. Hareket ettiğiniz her zaman sonrasında daha iyi, daha mutlu, daha huzurlu hissedip, daha sağlıklı düşüneceksiniz. O zaman gündelik hayatınız da pozitif yönde değişmeye başlayacak. Ben de aynen olan bu oldu.

Sim'in spora bakış açısı nasıl? Birlikte antrenmanlar yapıyor musunuz?

Sim spor ile ben hamileyken cenin pozisyonunda iken tanıştı :) O gün bugündür o da benimle koşuyor, koşturuyor, antrenmanlarıma ve derslerime eşlik ediyor, kendi antrenman yapıyor. Hatta Türkiye’de birçok yerde şubesi olan Muzipo Kids eğitmeni olduk birlikte. Nike tarafında da projeler geliştiriyoruz. Çocuklara yaptırdığımız egzersizleri birlikte oluşturuyor ve yaptırıyoruz. Bu alanda birçok çocuklu aileye örnek olmaya çalışıyoruz.

Sim sporun yer almadığı bir hayatı bilmiyor ve onun da o bir hayat biçimi, rutini spor yapmak, hareket etmek. Sim’i almak için okula koşarak kan ter içerisinde gelen annesini garip karşılamıyor mesela.  Bir koşu yarışında gerçekleşen tüm dinamikleri biliyor. Kazanmayı ve kaybetmeyi... Kazanmak için çalışması gerektiğini… 4 yaşında iken ormanda gerçekleşen bir koşu yarışında ebeveyn desteği almadan, düşe kalka da olsa bitirebilecek özgüveni ve cesareti gösterebiliyor.

Spor yaparken bunu oyuna dönüştürüp eğlenebilmeyi, her defasında yeni oyunlar yaratabilmeyi… Fiziksel beceri ve koordinasyon gelişimine hiç girmiyorum bile. Okul öncesi dönemde her çocuğun kaba motor becerilerinin gelişiminin ne kadar önemli olduğunu buradan da tekrar altını çizerek söyleyeyim, yeri gelmişken.

“Spor sadece rekabet, kan, ter, gözyaşı gerektiren bir okazyon değil. Günlük hayatımızda hareket edebilmek, sahip olduğumuz en büyük değerlerden biri.”

Toplumumuzun spor ve fiziksel aktiviteye karşı bazı algısal bariyerleri var. Topluma beden spor yapmadığını sorduğumuz zaman "zamanım yok" cevabıyla karşılaşıyoruz. Bu algıyı nasıl kırabiliriz? Spora vakit ayırmak gerçekten zor mu?

Sporu sadece rekabete sokan, kan, ter, gözyaşı gerektiren bir okazyon olarak görmemek lazım. Aktif bir yaşama sahip olabilmek anlayışı ile tekrardan bir değerlendirmek lazım başlangıçta. Yürümek, merdiven inip çıkmak, ev işi yapmak, tüm gün çalışırken karşı dükkana kahve almaya yürüyerek ya da bisiklet ile gitmek mesela. Hareket edebiliyor olmak hayatımızdaki en büyük değerlerden biri. Bu değeri kaybetmiyor olmak ise kendimiz için yapabileceğimiz en basit ama en faydalı şey.

Bunu nasıl kırarız? Sizin gibi bu değeri anlatacak sivil toplum kuruluşlarının artmasıyla, bizim gibi eğitmenlerin sadece branşlar özelinde gelişime yönelik değil, aktif yaşamı da besleyecek örnekleri sunmasıyla.

Ben bir de sporun toplumu pozitif yönde dönüştürebilme gücüne inanıyorum. Sporun temel amacı insanın bedenen, ruhen ve sosyal yönden gelişmesine katkı sağlamak değil mi? Toplumsal olarak baktığımızda ise sporun doğası gereği sosyalleştirici, birleştirici, dayanışmacı, kültürel olgulara sahip olduğu…  Tüm bu olgular da aslında bizi daha modern bir toplum olmaya doğru yönlendiriyor. Her şeyden önce bedende yaşanan hormonel değişimler ve bunun kaçınılmaz sonucu olan ‘daha huzurlu birey’ olabilme durumu var. İşin içine antrenman disiplini, saha rekabeti, birlikte hareket edebilme ve kuralları eklediğiniz zaman aslında olması gereken birey formülü ortaya çıkıyor.

Spor yaptığınız zaman hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak neler hissediyorsunuz? İyisiyle kötüsüyle size getirisi nedir?

Bulunduğum mevcut durumdan daha kötü hissettiğim bir durum ile karşılaşmadım henüz, belki sadece daha yorgun :) Ben koşarken bazen hiçbir şey düşünmüyor ve zihnimi yeniliyorum. Bazen de kafam dağınık ise, dağınık parçaları birleştirmek, düşünmek için koşuyorum. İnanın bin bir fikirle dolarak dönüyorum. Fiziksel ve zihinsel olarak da ‘oh beee…’ diyorum genelde :)

“Sporun yaşı kesinlikler yok, şu an 55 yaşında koşmaya yeni başlayan bir öğrencim var.”

Spora başlamanın yaşı olmadığına katılıyor musunuz? Son olarak gündelik hayatına hareketi dahil etmeye niyeti olan ancak henüz aradığı motivasyonu bulamayan okuyucularımıza bir tavsiye vermek isteseniz bu ne olur?

Kesinlikle yok. Şu an 55 yaşında koşmaya yeni başlayan bir öğrencim var mesela. Sadece koşu olarak da düşünmeyelim. Her yaşta sağlıkla ve sistematik bir şekilde başlanıldığında, hareket edildiğinde sahip olduğunuz hareket edebilme değerinin ömrünü uzatıyorsunuz. Bebek adımları ile başlamak en büyük motivasyon bence. Dediğim gibi önce belki ev içi hareketi arttırmak, ardından günlük attığınız adım sayısını… Sonra belki yapmaktan keyif aldığınız sporu bulmak. Dans, yürüyüş, yüzme, trambolin, ne ise artık o… Sonrasında da belki bunu birlikte yapabilecek bir arkadaş ya da aile bireyi edinmek. Hep diyoruz ya minik hedefler koyalım, aktif bir yaşama geçerken de geçerli bu. Sonrasında zaten inanın aktif yaşamın güzelliklerini, faydalarını deneyimledikçe bırakmak asla istemeyeceksiniz.